Selâm, hoş geldin, safha getirdin, Tanrı misafiri misin? Eğer -ki Tanrı misafiri isen, burası şarap bulabileceğin bir meydan değil, ve hatta, "Develer tellal..." değil, develer, Tanrı gibidir! Bilirsin, develer, boyu-posu, eğri-büğrü beli, dayanıklılığı(İrade?..(Doğa'nın Kendi-sine bahşettiği bu mevzuû bir iradi kuvvetin timsali midir? Ya da, şöyle, develer hakkında anlatılan bir hikâye olarak, sevdiği bir bitki, dikenli bir bitki ancak deve bu bitkiyi sever, yer-yer ve yer imiş, yer-yerinden oynasa, yemeye devam eder imiş(Arzu?..) Ancak, bu yediği bitkinin dikenleri devenin ağız içini kanatır ve bu salgıladığı kan da devenin hoşuna gider imiş, ancak, deve yer de-yer imiş, boşuna dememişler: "Deveye diken...") ile Mısır çöllerine nam salmıştır, Mısır'da, Necip Mahfuz'u arar iken, çölde gördüğüm bir vaha kuvveti ile bu düşünceleri yazmıyorum, iyi değilim, deve de umrumda değil, diken de...
Karanlık hâkimlik kurdu şehre, Tanrı kalemi kırdı ve yağmur başladı. Tanrı'nın bulutu kırması ile birlikte dökülen yağmurlar, bedenine bir çivi gibi saplandı, binlerce çivi ve dahi akan binlerce damla kan... Nakil yetersiz, kan grubun bulunamadı, şehir hastaneleri, sanki, senin iflasına meyil verecekmiş gibi boşaldı, bu boşalma, "İnzal"e de meyil vermedi, meyus bir ağaç gibi kaldın: Yapraksız ve çırılçıplak!
Geçmişini düşündün, bir kadın ve dallarının yavanlığını andıracak bir çıtırdı kadar dostluklar. Bir çeper, anlayamadığın konuşmalar, bu anlayamamak hâli de seni yanıtlamasın, başkalarınca kurulan ittifakları yeknesak bir biçim ile anlaman, onun, gerçekten de anlamı olduğu anlamına gelmez. Anlamın çoğu kez kayboldu, sahi, çoğu kez kaybolan anlamın çocuğu olarak doğdun: Alklollü, serkeş ve hayta!
Akrep ve yelvokan, canını incitecek şekilde ilerledi, zaman geçmek bilmedi, aklında kurduğu şu emel de temelsiz değildi: 'Ölüm, zamanın, Ağabey-sidir.' Diline işlemiş şu "Erk"lik mevzuûnu da bir türlü bırakamadın. Bababana ne çok benzendin, meyhanlerde babana bezendin, Anne-nin gözyaşları, Tanrı-nın kalemi(Bulutları) kırması gibi şehre yağdı, Baba-nın, kollarının ve bileklerinin aşınmış olan karanlık ceketini giydin, ayakların çıplak, şemsiyesiz ve kulakların çıplak; kalbin çırılpılak, düşüncende ise güçlü bir duruluk mevcut... -Mevcut olan duruluğu güç ile eşleştirmen ne garaip... Sevgini, o kadının olduğu vakitlerde, üleştirmen ne kadar da bencilce, isminin önündeki sıfaltlar, başkalarınca değişti, bencilce... Şimdi, "Karanlık oda"dan, Baba-nın horultularını duyuyorsun, sabah ezanı okunacak, bebek ve çocukları korkutuacak derecede, müezzzin, sabâ bakamında Arapça terceme ile Allah*ın kalemini yüzyıllar üstüne canlandıracak,
Kırmak(İncitmek), günahtır,
Ancak ve ancak Tanrı uludur. Lazım gelen müezzinin, Tanrı'nın uluviyetini kulaklarımıza nakletmesidir.
Çünkü, Tanrı da bir anlamı ile günahkârdır, bulutu kırmıştır. Bulutun kırılması, toprağa şifadır, evsizlere azap; bir Kadın-ın terki, "Erk"e habistir, kadına ise hapis!
Ferit Edgü, ciddi bir muamele ile "Aşkın psikanalizi yapılmaz!"* demiş idi. Gerçekten öyle mi? Gerçekler n'için hep öyle veyahut böyle?..(Yani, işimize geldiği gibi...) Rimbaud ne güzel söylemiş: "Ben, gerçekte yaşadım, düşlerde yaşanılanı..." Peki, ben?.. Ben nerede yaşadım, neresi evim idi, gece uyanmalarım ve bir daha uyuyamamaklıklarım; sarhoş iken, meydanda, elimde merdane ile serserileri kovalayışlarım?.. Sevdiğim kadın yanımda iken benden ne kadar uzakta idi?..